Orası ne zaman evim oldu bilmiyorum. Sanki hep öyleydi de benim evin yolunu bulmam zaman aldı. Çünkü ev zamanla olmaz. Nedenle olmaz. Seçmenle olmaz. Evin hep evindir zaten. Tadı senindir, kokusu senindir, hissi senindir.
Orayı ilk gördüğüm anı hatırlıyorum. Fotoğraftan değil, bir kitaptan değil, renkli bir ekrandan değil. Kendi iki gözümle, uçak “işte burası” denebilecek kadar aşağı eğildiğinde. Yemyeşil tarlaları hatırlıyorum. Şirin. Nizami. Eksik hiçbir şey yok. Fazla hiçbir şey yok. Sınırlar belli.
Metrobüs boğazdan geçerken herkes bir anda durur ya. Kalakalır insan. İnanamaz. O sıkış tepişliğin içinde bu güzellik vardı ve unutmuştuk hepimiz. Nasıl unuturuz. Nefesimiz kesilir. Laf bölünür. Sadece camdan bakarız. Her gün de geçsek o iki durağın arasından, her gün aynı şey olur. İşte ben eve döndüğümde, ben her eve döndüğümde, aynı şey olur. Nefesim kesilir her şeyin nasıl da tam olması gerektiği gibi oluşundan. Şşşşş. Sevinç teyze bir saniye. Hayatımın aşkına ilk kez bakıyorum.
Biriyle tanışırken o kişiyle bütün yaşayacaklarımız gözlerimizin önünden bir film şeridi gibi geçse, çoğu insandan merhabadan hemen sonra kaçardık diye düşünüyorum. O tarlaları ilk gördüğümde her şeyi görebilseydim… iki gün yağmasa üçüncüde mutlaka yağan yağmuru, küçük yeşil Hollanda bisikletimi, gece yürüyüşlerimi ve bahçedeki tavşanları, otobüsü Bercy-Seine’den kaçırınca Charles de Gaulle’a koşsam yakalayabileceğimi, dünyanın küçücük bir yer olduğunu, her şeyin biraz aynı ama bazı şeylerin nasıl da kıyaslanamayacak kadar farklı olduğunu görebilseydim. Uçağın yanaşmasını beklemezdim de camı kırar atlardım belki. Ve toprağı öperdim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder